sbs Bebek diyet boyuzatma egitim cilt bilim saglik burs sml
  • YURTKUR Kyk Bursu, kredi Yurtlar Kurumu Başbakanlık Bursu Başvuruları.
  • Evde Vücut İçin Peeling Yapımı
  • En Güzel Cilt Bakım Maskesi, Yumurta - Havuç Maskesi Tarifi
  • 2010 Sbs Tercihi, Sbs Tercihleri Nasıl Yapılacak?
  • YURTKUR Kyk Bursu, kredi Yurtlar Kurumu Başbakanlık Bursu Başvuruları.
  • Evde Vücut İçin Peeling Yapımı
  • En Güzel Cilt Bakım Maskesi, Yumurta - Havuç Maskesi Tarifi
  • 2010 Sbs Tercihi, Sbs Tercihleri Nasıl Yapılacak?
  • YURTKUR Kyk Bursu, kredi Yurtlar Kurumu Başbakanlık Bursu Başvuruları.
  • Evde Vücut İçin Peeling Yapımı
  • En Güzel Cilt Bakım Maskesi, Yumurta - Havuç Maskesi Tarifi
  • 2010 Sbs Tercihi, Sbs Tercihleri Nasıl Yapılacak?

İslam'ın Dengeli Yapısı

Tasavvuf İslam’ın dengeli ve vasat yapısından zühd şeklinde evril-meyle ortaya çıkan hareketlerle kök bulabilmiştir. Bilindiği gibi, insanın yapısında maddecilik ve maneviyatçılık yönüne doğru sapma eğilimi bulunmaktadır. Bunun açık örneğide yahudi ve hristiyanlarda madde ve mana yönüne doğru meydana gelen sapmadır.Her iki dinin mensuplarının yaşadıkları hayat ve taşıdıkları din anlayışı bunun açık bir ifadesidir. Namazın her rekatında tekrarladığımız ” Gazaba uğrayanlar ve sapanlar ” ayeti bu sapmaya dikkatimizi çekmektedir.Tasavvuf en genelde, kendine özgü ibadet biçimleriyle dünya kirlerinden arınma ve yaratıcının bilgisiyle veya yaratıcının varlığıyla bütünleşme çabalarının adıdır ve İslam dünyasında zühd hayatı şeklinde belirginleşip, kurumlaşmaya başlayan tasavvuf, mana yönüne doğru gelmiş bir sapmadır. Bunu görebilmemiz için önce İslam’ın dengeli ve vasat yapısı üzerinde durmamız gerekir, islam, insanın yapısında doğuştan var olan bu iki eğilimin arasında dengeyi sağladığı gibi, hayatın bütün alanlarındada dengeyi sağlamıştır. Bu dengenin bir tarafın lehine bozulmasını kesinlikle kabul etmemiştir. Bu denge sahibi müslümanlarında yeryüzünde vasat, yani her yönü ile dengeli ve dosdoğru olan sırat-ı müstakim üzere bir ümmet olduğunu belirtmiştir. Doğru yol üzerinde her zaman bulunmak ve dengeyi kaybetmemek için daima Yüce Allah’a dua etmemizi ve ondan yardım dilememizi emretmiştir. İslam, ümmetin maddi ve manevi hayatında dengeyi sağlamış ve bu dengenin sürekli olmasını istemiştir. Yüce Allah buyuruyor. “Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bulunan (vasat) bir ümmet kıldık.

İslam’ın sağladığı dengeye sahip olan müslümanlar bütün insanlar hakkında şahitlik yapacak vasat bir ümmettir. İnsanlar arasında adeleti ve hakkı gerçekleştirir, onlar için ölçü ve değeri belirler. Herkesi kurtuluşa ve sırat-ı müstakime götürecek hak görüşü ortaya koyar ve örnek olurlar. İnsanların ölçü ve değerlerini, gelenek ve davranışlarım, anlayış ve düşüncelerini bu hak Ölçüsüyle değerlendirir ve yönlendirirler.Bunlardan hak ve doğru olan ile yanlış ve batıl olanları birbirinden ayırırlar.

Vasat olan ümmet; Ölçü ve değerlerini, anlayış ve düşüncesini başka milletlerden ve ideolojilerinden alan ve taklit eden bir ümmet değildir. Onun için tek yol sırat-ı müstakim olan Kur’an ve en güzel örnek olan Rasullullah’ür. Bütün dünya milletleri arasında doğru yolda yürüyen ve sadece Kur’an ve onu pratiğe aktarımı olan sünneti Ölçü kabul eden vasat ve dengeli bir ümmettir.

Ashab ve onların yollarında giden müslümanlar, dünya milletlerinin teveccüh ettiği ve örnek aldığı insanlar olmuşlardır.Bizans’ta dikta ve baskı rejimi altında yaşayan insanlar, İranda tahakküm ve vahşet yönetimi altında inleyenler, Arap yarımadasında cahiliyyetin barbarlıkları içinde cehennem hayatı yaşayanlar, kurtuluşu bu Örnek yolu izlemede bulmuş: hak, adalet, eşitlik, kardeşlik ve insanca yaşamayı bunlardan öğrenmiştir. Böylece insanlık İslam’ın sırat-ı müstakim yoluna şahit olup hidayate ererken, müslümanlar da bu insanlığın herşeyine şahit olmuştur.

Rabbimiz, insandaki maddi ve manevi eğilimleri dengede tutmak için kesin ölçüler ve hükümler koymuştur. Herşeyden önce heva ve hevesle hareket edilmemesini istemiştir.Kur’an’ın hükümleri ve Rasulullah’ın örnek uygulaması dururken, insanların heva ve hevesleriyle hareket etmesi şiddetle yasaklanmış ve hevesleriyle hareket edenler, ” Hevesi kendisine i-lah edineni gördünmü? ” diye kınanarak bu sapmaya dikkat çekilmiştir. Devamını oku »

İman ve İslam

Bu ( İTİKÂDNÂME ) ‘de, Resulullahın ” sallahü aleyhi ve sellem ” imanı ve islami bilfiren bir hadis-i şerifi açıklanacaktır. Bu hadis-i şerifin bereketi ile,müslümanların i’tikadlarının tamamlanacağını, böylece, salâha ve se’âdete kavuşacaklarını ve cürmü günâhı çok olan bu Hâlidin de ” kuddise sirruh ” kurtulmasına sebeb olacağına ümmîd ediyordu. Hiçbirşeye muhtâc olmayan ve kereni, ihsânı bol olan ve kullarına çok acıyan Allahü teâlâya güzel i’tikâdım şöyledir ki, sermâyesi az, kalbi kara olan bu fakîr Hâlidin sözlerini afv buyura ve kusûrlu ibâdetlerini kabûl eyleye!  Yalancı, aldatıcı şeytânın kötülüklerinden [ve islam düşmanlarının yalan yanlış sözlerine ve yazılarına aldanmaktan] koruyarak şâd eyleye! Merhametlilerin en merhametlisi ve ihsan sahiblerinin en cömerdi ancak Odur.

İslam alimleri buyurdu ki, ( Mükellef ) olan, ya’ni akıl ve baliğ olan, kadın, erkek ve müslümanın, Allahü teâlânın sıfat-ı zatiyyesini ve sıfat-ı sübutiyyesini, doğru bilmesi ve inanması lazımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özr olmaz. Bilmemek günah olur. Ahmed oğlu Hâlid-i Bağdadinin bu kitabı yazması, başkalarına üstünlük ve bilgi satmak ve şöhret sahibi olmak için değildir. Bir yadigar bir hizmet bırakmak içindir. Allahü Teâlâ bu aciz olan Halide, kendi kuvveti ile Resûlünün mubârek ruhunun yardımı ile imdâd eylesin! Âmin.

[Allahü teâlânın (S ıfat-ı zatiyye )si altıdır. Bunlar: Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdâniyyet, Muhâlefet-ü lil-havâdis ve Kıyâm-ü binefsihî'dir. Vücûd, kendiliğinden var olmak demektir. Kıdem, varlığının öncesi,başlangıcı olmamaktadır. Bekâ, varlığı sonsuz olmaktır, hiç yok olmamakdır.Vahdâniyyet, hiç bir bakımdan şerîki, naziri benzeri olmamakdır. Muhâlefet-ü lil-havâdis, hiçbir şeyinde, hiçbir mahluka, hiçbir bakımdan benzemez demektir. Kıyâm-ü binefsihî, varlığı kendisindendir, hep var olması için, hiçbir şeye muhtaç değildir demektir. Bu altı sıfatın hiç biri, mahlukların hiç birinde yokdur. Bunların, mahluklara hiçbir suretde teallukarı, bağlantıları da yoktur. Ba'zı alimler, Vahdâniyyet ve  Muhâlefet-ü lil-havâdis aynı olduklarını söyliyerek, (sıfat-ı zâtiyye beşdir) demişlerdir.]

Allahü Teâlâdan başka olan herşeye, ( Mâ-sivâ ) veya ( Âlem ) denir. Şimdi ( Tabî’at ) diyorlar. Âlimlerin hepsi yok idi. Hepsini Allahü teâlâ yaratdı. Âlimlerin hepsi, münkirdir ve hâdisdir.Ya’ni, yok iken var olabilir var iken yok olabilirler ve yok iken var olmuşlardır ( Allahü teâlâ var idi. Hiçbir şey yok idi ). hâdis-i şerîfi, bunu bildirmektedir.  Âlimlerin hadis olduğunu gösteren ikinci bir delil de, alemin her zeman bozularak değişmesidir. Herşey değişmektedir. Kadîm olan şey ise, hiç değişmez [Halbuki alemde, fizik olaylarında maddelerin hal değiştirmesi oluyor. Kimya reaksiyonları maddelerin özü, yapısı değişiyor. Cismlerin yok olarak başka cisimlere döndüğünü görüyoruz. Bugün yeni bilinen atom değişmelerinde ve çekirdek reaksiyonlarında, madde, element de yok oluyor.Enerjiye dönüyor]. Âlemlerin böyle değişmeleri, birbirlerinden hasıl olmaları sonsuzdan gelemez. Bir başlangıç olması, yokdan var edilmiş olmaları ilk maddelerden, elementlerden hasıl olmaları lazımdır.

Âlemin münkin olduğuna, ya’ni yok iken var olabileceğine başka bir delil de, alemin hadis olmasıdır. Ya’ni, herşeyin yok iken var olmalarıdır. [Vücûd, var olmak demektir. Üç dürlü vücûd vardır: Birincisi ( Vâcib-ül-vücûd )dür. Ya'ni, varlığı lazım olan vücûddur. Hep vardır. Önceleri ve sonsuz sonraları hiç yok olamaz. Yalnız Allahü teâlâ vâcib-ül-vücûddur.

İkincisi, ( Mümteni'-ul-vücûd )dür. Ya'ni, var olamaz. Hep yok olması lazımdır.Şerik-i bari böyledir. Ya'ni, Allahü teâlâya ortak, Allahü teâlâ gibi ikinci bir tanrı olamaz.

Üçüncüsü, ( Münkin-ül-vücûd )dür. Ya'ni, var da olabilir, yok da olabilir. Bütün âlemler, mahluklar hem böyledir. ( Vücûd ) kelimesinin tersi ( Adem ) kelimesidir. Adem, yokluk demektir. Âlemler, ya'ni herşey, var olmadan önce ademde idi. Ya'ni yok idiler.]

Mevcûd, ya’ni, var olan şey ikidir: Biri ( Münkin ), ikincisi ( Vâcib )dir. Eğer mevcûd, yalnız münkin olsaydı ve vâcib-ül-vücûd bulunmasaydı, hiçbirşey var olmazdı. [Çünki, yok iken var olmak, bir değişiklikdir, bir olaydır.Fizik bilgimize göre, her cismde  bir olay olması için, bu cisme dışardan bir kuvvetin te'sir etmesi, bu kuvvet kaynağının, bu cismden önce mevcud olması lazımdır.] Bunun için, mümkin olan muvcud, kendi kendine var olamaz ve varlıkda duramaz. Ona bir kuvvet te’sir etmeseydi, hep yoklukda kalırdı. Var olmazdı. Kendini var edemiyen, başka münkinleri de elbette hak edemez, yaratamaz. Münkini yaratanın, vâcib-ül-vücûd olması lazımdır.Âlemin var olması, bunu yoktan var eden bir yaratıcının var olduğunu gösteriyor.Görülüyor ki, hadis olmıyarak ve münkin olmıyarak, ya’ni hep var olarak, bütün münkinlerin tek yaratıcısı, ancak vâcib-ül-vücûddur. O kâdimdir. Ya’ni hep var idi.Vâcib-ül-vücûd demek , vücudu başkasından olmayıp ancak kendindendir. Ya’ni kendi kendine hep vardır.Başkası tarafından yaratılmamıştır. Eğer böyle olmazsa, münkin ve hâdis olması, başkası tarafından yaratılması lazım olur. Bu ise, düşünülenin tersine olan bir neticedir.Fârîside ( Hudâ ) demek, kendi kendine hep olucu, ya’ni kadim demektir.

Âlemlerin, şaşılacak bir nizam içinde olduklarını görüyoruz.Fen, her sene bunların yenilerini bulmakdadır. Bu nizamı yaratanın, ( Hay ) diri, ( Âlim ) bilici, ( Kâdir ) gücü yetici, ( Mürîd) dileyici, ( Semî ) işitici, ( Basîr ) görücü, ( Mütekellim ) söyleyici ve ( Hâlık ) yaratıcı olması lazımdır. Çünki, ölmek ve cahil olmak ve gücü yetememek ve zorla yapmak, sağırlık ve körlük ve söyliyememek, birer kusurdur, unutulacak şeylerdir. Bu kainatı, bu alemi bu nizam üzere yaratanda ve yok olmakdan koruyanda, böyle kusurlu sıfatların bulunması olacak şey değildir.

[Atomdan, yıldızlara kadar her varlık birer hesabla, kanunla yaratılmışdır. Fizikte, kimyada, astronomide ve biyolojide keşf edilebilen kanunlardaki, bağlantılardaki nizam, akıllara hayret vermektedir.Darwin bile, (Gözün yapısındaki nizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor) demek zorunda kalmıştır. Fen bilginlerinde okutulan bütün kanunları, ince hesabları, formülleri yaratan, hiç noksan sıfatlı olur mu?]

Bundan başka, adı geçen kêmal sıfatları, mahluklarında da görüyoruz.Bunları, mahluklarında yaratmıştır.Bu sıfatlar, kendisinde bulunmasaydı, mahlukları ondan daha üstün olurlardı.

Yine deriz  ki, alemleri yaratanda, bütün kêmal, üstün sıfatların bulunması ve noksan sıfatlardan hiçbirinin bulunmaması lazımdır. Çünkü noksan, kusurlu olan, Hudâ yaratıcı olamaz.

Aklın gösterdiği bu delilleri bir yana bırakırsak, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler de, Allahü teâlânın kemâl sıfatlarının olduğunu açıkça bildirmektedir. Bunda şübhe etmek câiz değildir. Şübhe etmek küfre sebeb olur.Yukarıda yazılı 8 kemâl sıfatına ( Sıfât-i sübûtiyye ) denir. Ya’ni, Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesi sekizdir. Allahü teâlâ da bütün kemâl sıfatları vardır.Onun zatında ve sıfatlarında ve işlerinde hiçbir kusur ve karışıklık ve değişiklik yokdur.( Sıfât-i zâtiyye ) ve ( Sıfât-i Sübûtiyye )ye (Ülûhiyyet sıfatları) denir. Bir mahlukda ülûhiyyet sıfatı bulunduğunda inanan ( Müşrik ) olur.

——————

Hâlid-i Bağdâdî, 1242 [m. 1826] da vefât etdi.

İslam Efsaneleri

Müslümanların dini İslam, gerçekte geleneklere dayalıdır ve efsane yönünden zengindir. Kurucusu Muhammed ( s.a.v. ) İS 6. yüzyılda yaşadıysa da, bu öykülerin bir çoğu daha önce yaratılmıştır ve kesinlikle daha önceki devirlere ilişkin olaylardan söz eder. Hatta, Peygamberin kendisiyle ilgili olayların dışında, çoğu Tevrat‘ta geçen olayları içerir, birkaçı İncil’de anlatıldığından oldukça farklı olarak, İsa ve annesi Meydem’den söz eder. Bazı Efsaneler Müslümanlığın kutsal kitabı olan Kuran’da yazılıdır, Ancak buna ek olarak, Müslümanların birçok okullarında bu biçimde yazılı olmayan çok sayıda geleneğe ilişkin öyküler vardır.

Batı dünyasının, Kuran’ın ( ki Arapça’dan birçok Avrupa diline çevrilmiştir) dışında , Süleyman ve cinine ilişkin asıl kanyağı ” Binbir Gece Masalları ” adı altında toplanmış olağanüstü öyküler derlenmesidir ve bu öyküler Batı dünyasına ilk kez A. Galland‘ın 1704 ile 1712 arasında Fransızca çevirisini yayımlasıyla tanıtıldı. Daha sonra birkaç yazar tarafından İngilizce’ye çevrildi; Bunlardan en iyi bilenen versiyonları E.W. LANE ve Sir Richard Burton’ınkilerdir. Batu bu öyküler dizisine çok büyük değer verdi, ancak görüşüne göre, Araplar arasında da o kadar değer görmez. Öykülerin kaynağı çok tartışılmıştır. Burton ilkinin İS  8. yüzyıla, en yenisinin ise 15. yüzyıl gibi yakın bir tariha ait olduğunu belirtir. Öykülerin Perslerden geldiğini düşünmektedir. Başkları ise, Hindistan kökenli olabileceklerini bile düşünür. Ancak öyküler Araplara’a özgü ayrıntılar içerir. Öyküler gerçek tarihsel bir dönemle ilişkinlendirilmesi olanaksız olsa da, majik efsanelerle dolu olmaları ve hatta majik süreçler anlatmaları nedeniyle Reşid’in (  736-809 ) yönetimi döneminde geçmektedir, ancak diğerleri burton’ın dediği gibi, “  Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ” geçmiştir.