Mezhep

Sözlükte mezhep, gidilen yol demektir. Terim olarak; bir dinin, bilginleri arasındaki yorum farklarından meydana gelen görüşleri demektir.

İslam dininde de mezhepler vardır. Bunlar arasında temel bir ayrılık yoktur. Hepsi de Kur’an-ı Kerim‘i ve peygamberimizin sünnetini esas almışlardır. Ancak, hakkında açık ve kesin nass ( ayet veya hadis ) bulunmayan hususlarda bilginler ictihad etmişler, görüş bildirmişlerdir.

Peygamberimiz
, sahabilerden Mu’az ( r.a )’ı Yemen’e Hakim olarak gönderirken kendisine şöyle sormuştu:

  1. – Yemen’de ne ile hükmedeceksin Mu’az:
  2. – ALLAH’ın kitabı Kur’an ile hükmedeceğim, dedi. Peygamberimiz:
  3. – Aradığını Kur’an’da bulamazsan ne yapacaksın ? buyurdu. Mu’az:
  4. – Resûlullah’ın sünnetiyle hükmedeceğim, dedi. Peygamberimiz:
  5. – Onda da bulamazsan ne yapacaksın ? buyurdu. Mu’az:
  6. – Kendi görüşümle hükmedeceğim, diye cevap verdi. Mu’az’ın bu cevabından peygamberimiz memnun oldu ve bundan ötürü ALLAH’a hamdetti.

Bundan anlaşılıyor ki, bir olay hakkında Kur’an-ı Kerim‘de ve peygamberimizin sünnetinde kesin bir ifade yoksa müctehid, ictihad ederek konuya çözüm getirir.

İctihad etme yetkisi olan bilginler, bir olay hakkında aynı görüşü ortaya koyabilecekleri gibi birbirinden farklı görüşler de  belirtebilirler.

İşte, mezhepler, böyle hakkında açık ve kesin hüküm bulunmayan olaylardaki birbirinden farklı yorumlardan meydana gelmiş bulunmaktadır.

İslam’daki mezhepler, itikadi ve ameli olmak üzere ikiye ayrılır.

İlahi

İlahi, kulların ALLAH’a olan şükranları, temennilerini ve arzularını anlattıkları belirli bir ölçü ve makamla okudukları dini-tasavvufi halk şiirleridir.

Her milletler ilahiler’i hayatlarında değişik biçimlerde kabul etmişlerdir. İlahiler, tarikatlara göre değişik isimler alır. Mevlevilerde ayin, Bektaşilerde nefes, Alevilerde deme( deyiş ), diğer tarikatlerde de cumhur ve ilahi adını alır.
Günümüzde İlahi dinleyebileceğiniz bir çok güzel site bulunmaktadır. Bizler seçmiş olduğumuz siteyi sizlere sunmaktayız…
Devamını oku »

İlk Sufilik

İslam’ın ilk yüzyılında Araplar arasında tasavvuf diye bir şeyin bulun­madığı, bunun ancak ikinci yüzyıldan itibaren ve İslami fetihlerin ardından başladığı bilinmektedir. İlk temsilcilerinin de acemler olduğu bir gerçektir. Bir sapma şeklinde toplumda başlayan zühd akımının tasavvuf kültürüne can kurtaran simidi gibi sarıldığı ve zamanla tekamül ederek tasavvuf ola­rak revaç bulduğu bilinmektedir. Nitekim İslam tarihinde tasavvuf akımının bariz temsilcileri olan mesela Kuşeyrî, Hucvirî, Cami, Attar, Kelebazî, Suhreverdî, Gazali, Bistamî, Hallaç, Tusî, Tebrizî, Rumî, Muhasibi gibi ki­şilerin de acem ( İran menşeli ) oldukları bir gerçektir. Diğer taraftan anako-nuların hemen pekçoğunda tasavvuf ile gulat şiilik arasında bir aynilik ol­duğu görülmektedir.

Şii bir araştırmacı olan Dr. Kamil Mustafa eş-Şeybî’nin es-Sılatu Hey-ne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyyu adlı çalışmasında İslam tarihinde sûfî adıyla vasfedilen ilk kişilerin Cabir ibn Hayyan, Ebu Haşim el-Kûfî ve Abduk es-Sûfî olduğunu belirterek şöyle demektedir;

” Cabir ibn Hay’an, Cafer-i Sadık’m öğrencisi veya kölesidir. Şia, Cabir ibn Hayyan’m şianm büyüklerinden ve imam adına konuşan anlamında Bab olduğunu kabul eder. Şiilikle ilgili kitaplar yazdığı ve zühdde özel bir ekolü olduğunu söylerler. ” İhbaru’l-Ulema bi Ahbari’l-Ulema ” kitabının yazarı el-Kıftî, Cabir ibn Hayyan’m birçok felsefi bilgilere sahip bulunduğunu, Haris el-Muhasibi, Sehl ibn Abdullah et-Tusterî gibi tasavvufçuların yolu olan ba­tın ilmi yolundan gittiğini söyler. Bu adam kimya ilminde çok mahirdi.

İkinci adam olan Ebu Haşim el-Kûfî ise, Remle’de tasavvuftular için ilk defa tekke inşa eden kişidir. Rahipler gibi yünden uzun elbise giyer, Hıristi­yanlar gibi hulul ve ittihadı savunurdu. Ne var ki Hıristiyanlar hulul ve ittihadı sadece Hz. İsa için kabul ederken, Ebu Haşim el-Kufî bunu kendisi için iddia etmiştir.

Ebu Haşim’le ilgili söylenenlerden anlaşılıyor ki, hakkındaki haberler azdır. Bununla beraber bu haberler Cabir ibn Hayyan’a dair haberler kadar yekun oluşturmaktadır. Ebu Haşim, Cafer es-Sadık’m ve Cabir ibn Hay yanın çağdaşıdır. Şia onu tasavvufun mucidi ( babası ) olarak adlandırır. Ca­fer es-Sadık’ın onun hakkında şöyle dediğini naklederler:

Gerçekten akidesi bozuktur. Tasavvuf adında bir mezhep uydurmuş ve çirkin aki­desi için yol yapmıştır.

Üçüncü adam olan Abduk es-Suü ise, Kufe’de kurulmuş yarı şüyarı tasavvufi bir fırkanın kurucusu olarak bilinmektedir. Surîyye kelimesi, Muha­sibi ve Hafız’ın eserlerinde bu fırkanın adı olarak kullanılmıştır. Abduk es-Sufı, zahid ve münzevi bir kişi olup hicrî 210 yılında Bağdad’da ölmüştür. Sofu adı verilen ilk kişi olarak da bilinir. O tarihlerde bu isim Kufe’de bazı şiiler ve İskenderiyye’de bazı isyancılar için kullanılırdı. Abduk, Bişr ibn el-Haris el-Hafî ve es-Serî es-Sakatî’den Önce büyük şeyhlerdendi. Adaletli imamların gittikleri yoldan gitmek gerektiğini ve adaletli imam olmadığı za­man azık miktarı dışında dünyadan birşey almanın caiz olmadığı düşüncesi­ni savunan bir fırkanın reisi olduğu da belirtilmektedir.

Abduk isminin aslında Abdulkerim olduğu ve torunu Muhammed İbn Abduk’un da şianın önde gelen kişilerinden bulunduğu, böylece Abduk’un Kufe’de yayılan ve zühdle karışık aşırı şiilikten kaynaklanan değişik yönleri şahsında toplayan bir kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Netice olarak yeni araştırmacıların “süf kelimesinden geldiğine kesin gözüyle baktıkları sufî kelimesinin ilk olarak Kufe’de kullanıldığı anlaşıl­maktadır. Çünkü Kufe’de bütün zahidler yün giymişlerdir. Tasavvuf da sûf kelimesinden türemiştir. Yün giymenin de Hz. Ali soyundan gelen imamlara haksızlık yapanlara karşı muhalefeti ile meşhur Küfe ortamında ortaya çık­tığı anlaşılmıştır.

İslam'ın Dengeli Yapısı

Tasavvuf İslam’ın dengeli ve vasat yapısından zühd şeklinde evril-meyle ortaya çıkan hareketlerle kök bulabilmiştir. Bilindiği gibi, insanın yapısında maddecilik ve maneviyatçılık yönüne doğru sapma eğilimi bulunmaktadır. Bunun açık örneğide yahudi ve hristiyanlarda madde ve mana yönüne doğru meydana gelen sapmadır.Her iki dinin mensuplarının yaşadıkları hayat ve taşıdıkları din anlayışı bunun açık bir ifadesidir. Namazın her rekatında tekrarladığımız ” Gazaba uğrayanlar ve sapanlar ” ayeti bu sapmaya dikkatimizi çekmektedir.Tasavvuf en genelde, kendine özgü ibadet biçimleriyle dünya kirlerinden arınma ve yaratıcının bilgisiyle veya yaratıcının varlığıyla bütünleşme çabalarının adıdır ve İslam dünyasında zühd hayatı şeklinde belirginleşip, kurumlaşmaya başlayan tasavvuf, mana yönüne doğru gelmiş bir sapmadır. Bunu görebilmemiz için önce İslam’ın dengeli ve vasat yapısı üzerinde durmamız gerekir, islam, insanın yapısında doğuştan var olan bu iki eğilimin arasında dengeyi sağladığı gibi, hayatın bütün alanlarındada dengeyi sağlamıştır. Bu dengenin bir tarafın lehine bozulmasını kesinlikle kabul etmemiştir. Bu denge sahibi müslümanlarında yeryüzünde vasat, yani her yönü ile dengeli ve dosdoğru olan sırat-ı müstakim üzere bir ümmet olduğunu belirtmiştir. Doğru yol üzerinde her zaman bulunmak ve dengeyi kaybetmemek için daima Yüce Allah’a dua etmemizi ve ondan yardım dilememizi emretmiştir. İslam, ümmetin maddi ve manevi hayatında dengeyi sağlamış ve bu dengenin sürekli olmasını istemiştir. Yüce Allah buyuruyor. “Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bulunan (vasat) bir ümmet kıldık.

İslam’ın sağladığı dengeye sahip olan müslümanlar bütün insanlar hakkında şahitlik yapacak vasat bir ümmettir. İnsanlar arasında adeleti ve hakkı gerçekleştirir, onlar için ölçü ve değeri belirler. Herkesi kurtuluşa ve sırat-ı müstakime götürecek hak görüşü ortaya koyar ve örnek olurlar. İnsanların ölçü ve değerlerini, gelenek ve davranışlarım, anlayış ve düşüncelerini bu hak Ölçüsüyle değerlendirir ve yönlendirirler.Bunlardan hak ve doğru olan ile yanlış ve batıl olanları birbirinden ayırırlar.

Vasat olan ümmet; Ölçü ve değerlerini, anlayış ve düşüncesini başka milletlerden ve ideolojilerinden alan ve taklit eden bir ümmet değildir. Onun için tek yol sırat-ı müstakim olan Kur’an ve en güzel örnek olan Rasullullah’ür. Bütün dünya milletleri arasında doğru yolda yürüyen ve sadece Kur’an ve onu pratiğe aktarımı olan sünneti Ölçü kabul eden vasat ve dengeli bir ümmettir.

Ashab ve onların yollarında giden müslümanlar, dünya milletlerinin teveccüh ettiği ve örnek aldığı insanlar olmuşlardır.Bizans’ta dikta ve baskı rejimi altında yaşayan insanlar, İranda tahakküm ve vahşet yönetimi altında inleyenler, Arap yarımadasında cahiliyyetin barbarlıkları içinde cehennem hayatı yaşayanlar, kurtuluşu bu Örnek yolu izlemede bulmuş: hak, adalet, eşitlik, kardeşlik ve insanca yaşamayı bunlardan öğrenmiştir. Böylece insanlık İslam’ın sırat-ı müstakim yoluna şahit olup hidayate ererken, müslümanlar da bu insanlığın herşeyine şahit olmuştur.

Rabbimiz, insandaki maddi ve manevi eğilimleri dengede tutmak için kesin ölçüler ve hükümler koymuştur. Herşeyden önce heva ve hevesle hareket edilmemesini istemiştir.Kur’an’ın hükümleri ve Rasulullah’ın örnek uygulaması dururken, insanların heva ve hevesleriyle hareket etmesi şiddetle yasaklanmış ve hevesleriyle hareket edenler, ” Hevesi kendisine i-lah edineni gördünmü? ” diye kınanarak bu sapmaya dikkat çekilmiştir. Devamını oku »

Mistik

Bu kelime Yunanca ” myein “den türemiştir: ” Kendini kapamak. ” Özellikle gözlerini kapatılması için çok sık kullanılır. Tanrı ile birleşme ya da “  Bütün varlıkların temel taşı ” olanın Esrime durumunda ulaşılmaya çalışıldığı dini idrak formun ” Mistik ” denir.


XII. yüzyılda önce refor tarikatlarının manastırlarında, dindarlığın yeni formları gelişir. Skolastikte tanrının akıl ile kavranmasına karşılık, tanrı’nın idrakinde bir bilgi aranır. Zirveye ” unio mystica “, ruhun taır’yla mistik birleşimiyle ulaşılır ve bu birleşmede asıl tarif edilemeyen, çoğu zaman düpedüz seksüel resimlerle tarif edilir, örneğin  mistikçi Jan van Ruusbroec‘in Die geestelike brutlocht ( Ruhani Gelin Koşusu ) eserinde olduğu gibi; burada tanrı ve ruhun sevgi dolu kucaklaşmasında, ” Temel çıplaklığa zevk alan bir tecavüz ve akıcı bir dalış gerçekleşir, çünkü bütün tanrısal isimler, bütün bilgeler ve bütün yaşayan fikirler sade bir isimsizlik ve bilgisizlikte, her türlü akıldaşı idrakin dışında erimektedir… bu içersinde bütün sevenlerin kaybolduğu çıplak sessizliktir. ” Özellikle kadınlar mistikten etkilenir ve ruhların damadı İsa’ya olan aşklarını ateşli kelimelerle ifade ederek müstesna ebebi eserler yaratır, örneğin Magdeburglu Michthild’in eseri Tanrısallığın Akıcı Işığı’dır ( Das fliessende  Licht der Gottheit) kadınlar yeni manastırvari toplukluklarda, kilisenin tasdik etmediği kurallarla veya daimi adaklarla bir araya gelmeye başlar. ” Beghinen ” adı verilen bu kadınlar önce sadece hollanda’da bulunuyordu. ve kale benzeri ” Beghinen saraylarında ” bir ” Magistra ” veya ” Martha ” adı verilen idarecinin yönetimde manastır yaşamı sürüyor ve saray dışında hayırsever işler yapılıyordu. Hareket, kilisenin kuşkucu bakışları altında kısa sürede tüm Avrupa’da yayıldı.

XIV. yüzyılda ” Tanrının Arkadaşları ” Mistik hareketi ortaya çıkar. Ruhban ve ruhban olmayan oluşan erkekler ve kadınlardan topluluklar kendi aralarında canlı fikir ve yazı alışverişinde bulunuyordu.Kilise ise bunları sapkın şüphesi  altında tutuyordu, çünkü bilhassa dışta bulunan için anlamı olmayan, bol resimli bir dille birbirleriyle iletişim kuruyorlardı.

Bonaventura, Heinrich Seuse ve bil hassa mistik teorisyeni denilen Meister Eckhart gibi büyük erkek mistikçiler, kadınlar ve ezoterik tanrı arkadaşlarından daha farklıdır. Üniversiteli olan bu nedenle ” Usta” denilen domikan bilim adamına göre mistik birliğe aşk veya ihtirasla değil, doğaüstü ir idrak ve kayıtsız şartsız kabulle ulaşılır. Orada ” Ruhta Tanrı’nın doğuşu ” gerçekleşir ve bu sayede insanların temel varlık biçimleri yeniden oluşturulur, ki tüm bu yaratım sürecinden önce ” Tanrı içinde Tanrı ” dır. Meister Eckhart mistikçi Jan Van Ruusbreec ‘i kafir ilan eder. Bütün mistikçilerin ana objesi onda neredeyse hiç bulunmaz. Öğrencisi Heinrich Seuse ustasının üst üste yığılmış soyutmalarından uzaklaşır ve mistik aydınlanmayı, Hz. İsa’nın ıstıraplarını talit etmede bulmuştur. Otobiyografisi, hor gördüğü bedenine reva gördüğü en zalim işkencelerin taslağıdır. Bir vizyonda İsa onun eylemini devam ettirmesi için şu kelimelerle destekler ( Hafif modernize edilmiştir. ): ” Benim çıplak tanrılığıma gerçekten gelebilmek için benim acı çekmiş insanlığım sayesinde ( önce ) patlama yapmalısın. ”

Diğer dinler ve kültürlerdeki mistik hareketler, İslam’da VI-II.IX. yüzyıldaki Tasavvuf ile Yadudilik’te Kabala, Hıristiyan mistiği ile parelellik gösterir. Uzakdoğu’da Taoizm ve Zen-Budizmi, Hindistan’da Vendate öğretisi mistik hareketlerdir.

Salavât-ı Şerife

Merhaba,

El Ahzab Sûresi 56. ayet-i kerimede Allah-ü Teâlâ buyurmaktadır ki; ” Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler, O’ nu överler. Ey iman edenler! Siz de O’nu övün ve O’na salât ve selam edin, O’ na gönülden teslim olun.

” Bu eser 40 salavât-ı şerifeden ibaret olan, Hüseyin İbn-i Aliyyül Kâşifi Hazretlerinin Tuhfet-üs Salavât isimli kitabının dilimize sâdeleştirilmiş şeklidir. Allah-ü Teâlâ kusurlarımızı mağfiret etsin, “

Meditasyon

( Lat. meditatio: Düşünmek. ) Mistik idrake ulaşmak yoğun konsantrasyona dair bir tanımlama.

Meditatif yeteneklerin sistematik ve metotlu biçimde gelişrilmesi normal ötesi durumlara yol açabilir. XIX. yüzyılda ingiliz subayların varlığında kendisini dört kez canlı canlı gömdüren ve 40 güne kadar kataleptik durumda hareketsiz kaldığı söylenen yogi haridas‘ın bilinçli sahte ölümü meşhurdur. Başka mucizelerden de bahsedilir: Doğulu meditasyon ustalarının, gelecek ve geçmiş hakkında noksansız bilgiye sahip oldukları söylenir. Hayvanları anlayıp insanların düşüncelerini okudukları söylenir. Dünyanın dizenini tanırlar ve yüksek kademeli ruhlar ile ilişkiye girme yetenekleri olduğu söylenir. Küçülüp, büyüyebildikleri, ağırlaşıp hafifleyebildiklerini, bir yada birkaç  bedene geçtikleri ve başka bir makana geçtikleri söylenir. Henüz bu mucizeleri kimse gözleriyle görmesede, bu inanç hinduların aasında çok yaygındır. Fakat şüpheciler bile bu türdeki raporları hemen bilinçli aldatma olarak değerlendirmeyip, bilakis bunlarda yogilerin oto-telkin, kendi kendine hipnotik duruma ile yaşadığı tecrübeleri olarak görmektedir. Benzer olaylar her dönemde ve her kültürde bulunur. Bunun arkasında her dinde bulunan ve olağandışı olanın kavramasının, olağandışı etkileri de doğurduğu ve ruhunu mekan, zaman ve nedenselliğin ötesindekine yönelten kişinin bu sınırlamalara bağlı olmadığı görüşü hakimdir.

Meditasyonun arkasında bağımsız bir felsefi sistem bulunmaz. Sadece tecrübe yolunda, son gerçekliklerin idrakin yada din diliyle, tanrısal olanla birleşmeye hizmet etmesi gereken bir teknik, ruhsal bir egzersizdir. Batının dini meditasyonu daha çok, bir objeye bağlı tefekküre dayanırken, doğudaki amaç, benliğin çözülümü ve saf kurtuluşta zirveye ulaştığı söylenen, maddi olmayan bir dalmadır. Gerçi Yahudi, hıristiyan ve İslam Mistik’ inde de benlik ile tanrısal olan arasındaki duvarların kaldırılması çalışılır, ancak bu sırada insanın kendi beliği hasar görmemelidir. Ancak her iki yol için de  aynı koşullar geçerlidir. İnzivaya geri çekilme, bedensel perhiz, tüm dünyevi şeylerden feragat ve bir ruhi lidere teslimiyet. Hint Yogası’ da bu koşullar tüm tutarlılığı metotlu bir öğretiye dönüşmüştür ve bunun hakkında kapsamlı biredebiyat vardır. Günümüze kadar korunmuş en eski metinlerin arasında İ.S.V yüzyılda yazılan çok eski yoga sutra bulunur, öyleki daha Vedalar’ daki geleneğe dayanır. Buna göre yoga ( Kelime anlamı : Koşum takma ) ruhu düşünmenin rahatsız edici etkisi ve dış dünyanın tüm etkilerinden ayıran bir metottur, böylece doğaüstü bir duruma, hedeflenen kurtuluşun bir ön koşulu olan tamamen farklılaşma aşamasına ulaşılır.  Bunun için gerekli olan egzersizler, sekiz kademeyi kapsar ve kesin kurallara göre sıralanır. İlk dört kademe uygulamalı türdendir ve maddesel dünyaya sırt çevirmeye yarar.

Bunların arasında ahlaki doğru davranış, dini yazıların öğrenilmesi, katı bedensel perhiz, uygun bir otuzma pozisyonu ve nefesin düzenlenmesi bulunur. 84′ün üzerinde oturma varyasyonu önerilir, bunların arasında ” Lotus pozisyonu ” en uygunu sayılır: Sol ayak sağ uyluk üzerine ve sağ ayak sol uyluk üzerine yerleştirilir ve ayak baş parmakları her iki elle sıkıca sarılır. Ancak sağlam bir vücut duruşu sağlandığında, sağ ve sol burun deliği üzerinden nefes alışverişi hakkında detaylı telimatlardan oluşan ve nefesin mümkün mertebe bastırılmasıyla sonuçlanan nefes tekniğine geçebilir. Doğru nefes alıp-verme ile geçerli öğretiye göre, hakkında çeşitli görüşler bulunan yeni beden çakra’sının güç alanları açılır. Kesin olan ise, bedenin anatomik yapısı ile hiçbir ilgilerinin olmamasıdır. Nefes egzersizleri, genellikle organların iç içe geçmesinden oluşan ve ayrıca tedavi edici değeri olduğu söylenen bir dizi başka egzersiz ile desteklenebilir. Pratik egzersizlerden sonra dört kademeli ruhi hazılık başlar: Önce düşünce organı bütün düşünsel etkilerden arındırılır. Ve daha sonra dizginsiz şekilde dolaşmaması için belirli bir noktaya sabitlenir. Düşüncenin bağlanması için göbek deliği veya burun ucu gibi uygun öbjeler yada örneğin mandalas formundaki kutsal resimler uygundur. bir cisme sürekli sabitlenme, meditasyon yapan bireyin kendi kişilik bilincinin yavaş yavaş söndüğünü ve tüm karma’nın ortaya çıktığın bir gömülme durumuna sevk edecektir, böylece nihayet aydınlanma, en derin huzur durumu ortaya çıkacaktır.

Katı konsantrasyonda ortadan kalkabilen belirli yan görünümler, yani halüsinasyon ve hayal, meditasyonun amacı değildir. Eğer yogi böylesi ” Sihirbazlık sanatlarına ” yönelirse, düşük bir hedefe ulaşabilir ve bu sırada daha yüksek olanı gözden kaçırır.

Dervişler

Bu, dilencilik alışkanlığından türeyen İslami din örgülerinin üyeleri için kullanan Farsça bir terimdir. Arapça karşlığı fakir‘dir. İslami din örgütlerinin birçok türü vardır ve her birinin birkaç üyelik aşaması vardır. Bazı hıristiyan örgütlerinde oluğu gibi, bazı kardeşler, bazı durumlarda insanların arasında olağan işleri yaparak yaşayıp, yanlıca düzenin işlerini yapmak üzere bazen çağrılabilir. Her zaman olduğu gibi, daha basit işler çıraklarca yapılır. Tüm dervişler, öyle yada böyle sufi felsefesinin izdeşleridir, tümü önceki kurucularından kalma bir başarı zinciri olduğuna inanır ve tümünün, çoğunlukla yüksek sesle yada fısıldayarak, hatta zihinsel olarak belirli sözlerin yenilmesi olan ve istenirse belirli jest yada hareketlerle gerçekleştirdikleri zikir adında bir tür uygulamarı vardır. Her örgütün kendine özgü inisiyasyon töreni, tanıma işaretleri, sınamaları ve şifreleri vardır. Bazı dervişler İslam’ın dış yönelim uygulamalarını bırakmıştır. ancak onlar kuraldışı olarak sınıflandırılır. kendi de müslüman olan yaşlı DR. H.M. Leon, müslümanlarca genel olarak sınıflandırılanlardan söz ettiğini sandığımız otuzüç belirgin derviş düzeni olduğunu söyler. Çoğunlukla saçları ve sakallarını uzatırlar.

Muhammed manastır yaşamına karşıt sözler söylemiş 0lsa da, bunun nedenini büyük olasılıkla, yaşadığı dönemde izleyicilerinde bazılarının bir din örgütü kurması ve bu örgütü kötüye kullanmasına karşın söylemiştir. Büyük derviş gruplarının Ebu Bekir ya da Ali ( sırayla Sünni ve Şiilerin ilk halifeleri ) tarafından kurulduğu ileri sürüür.

Derviş düzenlerinden birkaçı, düş ve vizyonları dikkate alır, inisiyasyon adayları gözlemler ve düzen’de ilerleme yeterli görülmelerine bağlıdır.

Sayfa1 - 212